İNANÇLI İŞLEM – Av. Murat Tezcan – Av. Esra Eylül Sulukan

Tarafından gönderildi: CBT Hukuk Kategori: Makaleler

İNANÇLI İŞLEM

İnançlı işlem, taraflar arasında güven esasına dayanarak daha güçlü bir hukuki durum yaratmak amacıyla anlaşma yapılması halinde ortaya çıkar. İnançlı işlemde, inanan taraf mevcut bir durum gerçekleştiği takdirde veya süre belirlenmişse süre bitiminde tekrar geri almak üzere inanılan kişiye bir mülkiyeti, alacak hakkını veya malvarlığına dahil bir malı devreder. Kendisine inanılan kişi de söz konusu durum gerçekleştiğinde inanan kişiye geri devretme yükümlülüğü altına girer.

İnançlı işlem Türk Borçlar Kanunu’nda düzenlenmiş bir müessese değildir. Ancak inançlı işlemin, Türk Borçlar Kanunu’nun 26. Maddesinde düzenlenmiş “sözleşme özgürlüğü” ilkesi kapsamında düzenlenebileceği ve geçerliliği doktrin ve yüksek mahkeme içtihatları ışığında kabul edilmektedir.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 2017/ 1829 E. , 2021 / 635 K. sayılı kararında inançlı işlemin tanımını şu şekilde yapılmıştır; “İnançlı işlemlerde inanan ve inanılan taraf, inanç sözleşmesinin konusunun mülkiyetinin önce inanılana geçmesi; ardından inanana geri dönmesi hususunda anlaşırlar. İnançlı işlem güven esasına dayanan bir hukukî işlemdir. Taraflar birbirlerine duydukları güven sonucu bir malın mülkiyetini sözleşmenin karşı tarafına geçirir ve daha sonrasında bu malın kendisine geri döneceğine güvenir. Hatta inanan, malın kendisine döneceğine güvenen kişi olarak tanımlanır.”

İnanılan; inanç konusu şeyin mülkiyetini, geri vermek şartıyla, tam olarak kazanır. İnanılan eğer artık maliki olduğu inanç konusu şeyi inanana şartlar gerçekleştiği takdirde geri devretmezse, borcuna aykırı hareket etmiş bulunur ve Türk Borçlar Kanunu madde 112’ye göre, inanana tazminat ödemek zorunda kalır. Kendisine inanılan, inanç anlaşmasındaki yükümlülüklerine aykırı davranarak inanç konusu şeyi iyiniyetli üçüncü bir kişiye devretmişse inanan, iyiniyetli üçüncü kişiden, inanç konusu şeyin aslında kendisine ait olduğunu ve inanılan ile aralarında inanç sözleşmesi bulunduğuna dayanarak inanç konusu şeyi isteyemez. Yukarıda bahsedildiği üzere, bu durumda inanılandan borca aykırı davrandığı nedeniyle TBK 112’ye dayanarak tazminat istenebilir. Zira, inanılan ile inanan arasındaki sözleşme iç ilişkiyi oluşturur ve inanılan dış ilişkide tam bir malik olarak gözüktüğünden mülkiyet hakkından doğan hakları tam olarak kullanmaya yetkilidir.

İnanç anlaşmasında inanılan taraf sözleşmeden doğan yükümlülüklerine yerine getirmediği takdirde tazminat davası açılabileceği gibi yükümlülüklerinin yerine getirilmesi dava yoluyla mahkemeden de istenebilir.

Yargıtay 14. Hukuk Dairesinin 2019/566 E. 2021/4321 K. Sayılı kararında şöyle belirtilmiştir; “İnançlı işlemde inanılan, hakkını kullanırken kararlaştırılan koşullara uymayı, amaç gerçekleşince veya süre dolunca hak veya nesneyi tekrar inanana (veya onun gösterdiği üçüncü kişiye) devretmeyi yüklenmektedir. İnançlı işlem, kazandırmayı yapan kişiye yani inanana belirli şartlar gerçekleşince, kazandırmanın iadesini isteme hakkı sağlayan bir sözleşmedir. Bu yükümlülüğün yerine getirilmemesi halinde bunun dava yoluyla hükmen yerine getirilmesi istenebilir.”

İnançlı işlem iki unsurdan oluşur. Bu unsurlar; inanç anlaşması ve devir işlemi unsurlarıdır.

  1. İnanç anlaşması

İnanç anlaşması, inanan tarafın ve inanılan tarafın aralarında yaptıkları, tarafların borç ve yükümlülüklerini ve sözleşmenin hangi şartlar gerçekleştiğinde sona ereceğini, devredilen mülkiyet ya da bir alacak hakkının ne zaman inanana geri verileceğini, belirleyen borçlandırıcı işlem niteliği taşıyan bir hukuki işlemdir. İnanç anlaşması ile; inanılanın inançlı işleme konu mülkiyetin ya da bir alacak hakkının hangi koşullarda kullanılabileceği belirlenebilir.

İnanç anlaşması ile birlikte; inanan teminat oluşturmak veya yönetilmek üzere malvarlığı kapsamındaki bir şeyi veya hakkını inanılana devretme, inanılan da inanç anlaşmasındaki koşullara uygun olarak inanç konusu şeyi kullanma ve amaç gerçekleştiğinde ise belirlenen şekilde inanç konusu şeyi inanana iade etme yükümlülüğü altına girer.

İnanç anlaşması ile bir alacak hakkı veya taşınmazın mülkiyet hakkının devri sağlanabilir. Normal şartlarda alacağın devrine veya taşınmazın mülkiyetinin devrine ilişkin hukuki işlemlerin geçerli kabul edilebilmesi için şekil şartının gerçekleşmiş olması gerekmektedir. Şöyle ki; normal şartlarda eğer bir taşınmazın devrine ilişkin hukuki işlem yapılacaksa bu işlemin tapu müdürlüğünde yapılması gerekir. Ancak sabit Yargıtay içtihatlarına göre; taşınmazın devrine ilişkin inanç anlaşmasının resmi şekle tabi olması yani tapu müdürlüğünde yapılması gerekmemektedir, inanç anlaşmasının ispat delili kabul edilebilmesi için sadece yazılı olarak yapılması yeterlidir.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 14.11.2007 tarihli 2007/1-756 E. , 2007/848 K. Sayılı kararında şu şekilde belirtilmiştir;  “İçtihadı Birleştirme Kararı’nın (05.02.1947, 1945/20 E. , 1947/6 K. ) sonuç bölümünde ifade olunduğu üzere, inançlı işleme dayalı olup dinlenilirliği kabul edilen iddiaların ispatı, şekle bağlı olmayan yazılı delildir, inanç sözleşmesi olarak adlandırılan bu belgenin sözleşmeye taraf olanların imzasını içermesi ve en geç sözleşme konusu işlem tarihinde düzenlenmiş olması gereklidir. Bunun dışındaki bir kabul, hem İçtihadı Birleştirme Kararı’nın kapsamının genişletilmesi, hem de taşınmazların tapu dışı satışlarına olanak sağlamak anlamını taşıyacağından kendine özgü bu sözleşmelerle bağdaştırılamaz. Belirtilen bu düşünceler dairenin yerleşik uygulamasına yansıdığı gibi Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenmiştir”

İnanç anlaşmasının yazılı olarak yapılması yalnızca ispat delili olarak değerlendirileceği yukarıda belirtilmişti. Bahsedilmesi gerekir ki; inanç sözleşmesinin(anlaşmasının) yazılı olarak yapılması geçerlilik şartı değil bir ispat şartıdır. Bazı durumlarda, Yargıtay’ın da benimsediği görüşe göre, inanç sözleşmesinin varlığını ispatlayan herhangi bir belgenin bulunması durumunda söz konusu belge bir delil başlangıcı olarak değerlendirilir ve inanç sözleşmesinin tanık dahil her türlü delil ile kanıtlanabileceği kabul edilir. Yazılı delil başlangıcının bulunmadığı durumlarda tanık delili ile inançlı işlemin ispatı mümkün değildir.  İnanç sözleşmesi ikrar ve yemin gibi delillerle de kanıtlanabileceği kabul edilmiştir.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 2019/737 E. , 2020/1021 K. Sayılı kararında bu durumdan şu şekilde bahsedilmiştir; “İnançlı işlemi doğrudan düzenleyen bir kanun hükmü bulunmadığından, ispatı hakkında da kanunlarımızda bir hüküm yer almış değildir. İnançlı işlemin ana unsurları, inanç sözleşmesi ve kazandırıcı işlem (hakkın devri işlemi) nasıl özel bir şekle bağlı değilse, inançlı işlemin ispatında da, kural olarak özel bir biçim koşulunun aranmaması, inançlı işlemin ispatında genel hükümlerin uygulanması gerekir.

 Diğer taraftan, inanç sözleşmesinin yazılı olması koşulu bir geçerlilik şartı olmayıp ispat şartıdır. İnançlı işlemin yazılı delilini inanç sözleşmesi oluşturmaktadır. Kazandırıcı işlem resmî şekilde yapılsa dahi inanç sözleşmesinin resmi şekilde yapılması gerekli olmayıp sadece yazılı yapılması zorunlu ve yeterlidir. Tapulu bir taşınmazın inançlı işlemle temlikinde, inançlı işlemin yazılı biçimde yapılması gerekli ve yeterli olup, yazılı şeklin bir ispat koşulu olduğu 05.02.1947 tarih, 20/6 sayılı İnançları Birleştirme Kararının gereğidir.

Uygulamada, açıklanan nitelikte bir yazılı delil bulunmasa bile yanlar arasındaki uyuşmazlığın tümünü kanıtlamaya yeterli sayılmamakla beraber bunun vukuuna delalet edecek karşı taraf elinden çıkmış delil başlangıcı niteliğinde bir belge varsa, inanç sözleşmesinin “tanık” dahil her türlü delil ile kanıtlanabileceği kabul edilmiştir (Hukuk Genel Kurulunun 28.12.2005 tarihli ve 2005/14-677 E., 2005/774 K.; 14.11.2019 tarihli ve 2017/1-1254 E., 2019/1197 K. sayılı kararları).

Yazılı delil veya delil başlangıcı yoksa inanç sözleşmesinin ikrar (HMK m.188) yemin (HMK m. 225 vd) gibi kesin delillerle de ispat edilmesi olanaklıdır.”

Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 2020/3505 E. 2021/4521 K. Sayılı kararında da aynı hususa değinilmiştir; “05.02.1947 tarihli 20/6 sayılı İnançları Birleştirme kararı uyarınca, inançlı işleme dayalı iddianın, şekle bağlı olmayan yazılı delille kanıtlanması gerekeceği kuşkusuzdur. Şayet, ispat külfeti kendisinde olan tarafın yazılı bir belgesi yok ise ancak taraflar arasında gerçekleştirilen mektup, banka dekontu, yazışmalar gibi birtakım belgeler var ise bunların yazılı delil başlangıcı sayılacağı ve iddianın her türlü delille kanıtlanmasının olanaklı hale geleceği sabittir. Şayet, yazılı delil başlangıcı sayılacak böylesi bir olgu da bulunmuyor ise iddia sahibinin son başvuracağı delilin karşı tarafa yemin teklif etme hakkı olduğu da şüphesizdir.

Yargıtay 1. Hukuk Dairesi 2021/2122 E. , 2021/3854 K. sayılı kararında şu şekilde bahsedilmiştir; “Bilindiği üzere, bu tür iddialar (inançlı işlem) 05.02.1947 tarih ve 20/6 sayılı İçtihatları Birleştirme Kararı uyarınca ancak yazılı delille, yazılı delil yok ise yemin delili ile kanıtlanabilir. Yazılı delil başlangıcı bulunmayan hallerde tanık delili ile inançlı işlemin ispatı mümkün değildir.”

  1. Devir işlemi

Devir işlemi, inançlı işlemlerde inananın inanç anlaşması ile yükümlülük altına girdiği tasarruf işlemidir. İnanan; inanılana, inanç konusu şeyi devreder ve inanç anlaşmasındaki koşul veya mevcut durum gerçekleştiğinde inanç konusu şeyi geri alır.

İnançlı işleme konu şey; bir taşınmaz ise tescil, bir alacak hakkı ise alacağın devri, son olarak bir taşınmaz ise de zilyetliğin devri şarttır. Aksi halde inançlı işlemin unsurlarından devir işlemi gerçekleşmemiş olur ve inançlı işlem gerçekleşmiş sayılmaz.